İsveç Parlamentosu Kararı


11 Mart 2010

1 Parlamento Karar Önerisi

1. Parlamento, İsveç’in Ermenilere, Asuri/Süryani/Keldani ve Pontus Rumlarına karşı gerçekleştirilen 1915 soykırımının tanınmasına ilişkin verilen önergenin içeriği ile ilgili olarak aldığı kararı hükümete bildirir.

2. Parlamento, İsveç’in Ermenilere, Asuri/Süryani/Keldanilere ve Pontus Rumlarına karşı gerçekleştirilen 1915 soykırımının tanınması konusunda AB ve BM ile birlikte hareket etmesi gerektiğine ilişkin önergenin içeriğiyle ilgili olarak aldığı kararı hükümete bildirir.

3. Parlamento, İsveç’in Ermenilere ve Asuri/Süryani/Keldani ve Pontus Rumlarına karşı gerçekleştirilen 1915 soykırımını tanıması için Türkiye nezdinde girişimde bulunmasına ilişkin verilen önerge doğrultusunda aldığı kararı hükümete bildirir.

2 Geri plan

"Yaşayan Tarih Forumu – temelini Holokost’tan alan – hoşgörü, demokrasi ve insan hakları konularında çalışmakla görevlendirilmiş bir kurumdur. Geleceği etkilemek için insanlık tarihinin en karanlık bölümlerini aydınlığa çıkarmak istemekteyiz."

İsveç Hükümeti’nin talimatı doğrultusunda çalışmalar yürüten, diğer konuların yanı sıra, 1915 soykırımı konusunda eğitim veren bu kurum kendisini bu sözlerle tanımlamaktadır. Tarihten alınan ders, yanlışlarımızı öğrendiğimiz ve geçmişin hatalarının tekrarlanmasını önleyerek daha güzel bir gelecek için çaba harcadığımız bugünün demokrasilerinin köşe taşlarından biridir.

Ancak geçmişte yapılan yanlışlar alenen kabul edilmedikçe, bunların gelecekte tekrarlanması önlenemez. Bu nedenle tarihin revizyondan geçirilmesi, geçmişin karanlık sayfalarının tekrarlanmasını kolaylaştıran tehlikeli bir araçtır.

1915 soykırımı en başta Ermenileri, Asuri/Süryani/Keldani ve Pontus Rumlarını hedef almış, ancak daha sonra diğer azınlıkları da etkilemiştir. Türk liderlerini, 19. yüzyıl geride bırakıldığında Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra elde kalan toprakları etnik olarak homojenleştirmeye sevk eden, geniş bir Turan İmparatorluğunu, [başka bir deyişle], Büyük Turan’ı kurma hayaliydi. Sürmekte olan dünya savaşının arkasına saklanılarak Ermeni, Asuri/Süryani/Keldaniler ve Pontus Rum nüfusunun neredeyse tamamen yok edilmiş, böylece bu hayal gerçeğe dönüştürülmüştür. Araştırmacılar 1.500.000 Ermeninin, 250.000-500.000 arasında Asuri/Süryani/Keldaninin, 350.000 Pontus Rumunun öldürüldüğünü ya da kaybolduğunu tahmin etmektedirler.

Türklerin 1918’de yenilmesi ile Mustafa Kemal’in liderliğinde Türk ulusal hareketinin egemenliğinin kurulmasına kadar geçen kısa dönemde soykırım açıkça tartışılıyordu. “Savaş suçları” ve “insanlığa karşı suç” işledikleri gerekçesiyle siyasi ve askeri liderler yargılandı. Bunlardan bir kısmı suçlu bulundu ve ölüm ya da hapis cezalarına çarptırıldılar. Bu duruşmalarda Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklarına yapılan zulme ilişkin dehşet verici ayrıntılar ortaya çıktı. Bu nedenledir ki Türkiye’de, Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan deneyimin aynısı yaşanmıştır. Ancak [Türkiye’deki] süreç kısa ömürlü olmuştur. Suçlananların çoğu serbest bırakılmıştır. Hıristiyan nüfusun – Ermeniler, Asuri/Süryani/Keldaniler ve Pontus Rumları – tamamı binlerce yıldır yaşadıkları bölgelerden koparılmıştır.

3 BM 1948 Soykırım Sözleşmesi, Avrupa Parlamentosu ve Devletler Tarafından Tanıma Kararları

1940’larda “soykırım” sözcüğünü oluşturan ve daha sonra BM Soykırımın Önlenmesi ve Soykırım Suçunun Cezalandırılması Sözleşmesi’nin babası olan Polonyalı Yahudi hukukçu Raphael Lemkin 1915 soykırımını ve uluslararası toplumun müdahale etmediğini biliyordu. Onun yaptığı aşağıdaki tanım benimsenmiş ve BM Sözleşmesi’nde yer almıştır:

Madde 2) Bu Sözleşme’de soykırım, aşağıda belirtilen fiillerden herhangi birisine, bir ulusal, etnik, ırksal ya da dini grubun tamamen ya da kısmen yok edilmesi kastıyla başvurulması demektir. Bu fiiller şunlardır:

- Grup bireylerinin öldürülmesi;

- Grup bireylerinin ağır bedensel ya da ruhsal zarar görmesine neden olunması;

- Grubun yaşam koşullarını kasten, grup bireylerinin tamamının ya da bir bölümünün fiziksel olarak ortadan kaldıracak şekilde ve bunu hesaplayarak değiştirmek;

- Grup içinde doğumları engellemeye yönelik önlemler almak;

- Gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletmek.

Bunun da ötesinde, bugün yürürlükte olan 1948 tarihli BM Sözleşmesi yeni bir yasal düzenleme değil, 1920 Sevr Antlaşması, Madde 230’da belirtilen “insanlığa karşı suçlar” konusundaki mevcut uluslararası hukuk belgelerinin onaylanmasıdır. Daha önemlisi, Soykırım Sözleşmesinin geriye doğru işlerliğinin ve bu bu suça zamanaşımının uygulanamayacağının, 26 Kasım 1968’de kabul edilen ve 11 Kasım 1970’ten bu yana yürürlükte olan, Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçların Zaman Aşımına Tabi Olmamasına Dair BM Sözleşmesi tarafından onaylamış olmasıdır. İşte bu nedenle BM Soykırım Sözleşmesi’nden önce yapılmış olsalar da, gerek Osmanlı İmparatorluğu’ndaki katliamlar, gerekse Holokost, birer soykırımdır.

BM tarihinde soykırım suçu üzerine iki geniş kapsamlı rapor yayınlanmıştır. Bunlardan, Ruhashyankiko Raporu olarak bilinen birincisi 1978 tarihlidir. İkincisi, Whitaker Raporu, 1985 yılında Benjamin Whitaker tarafından yayınlanmıştır (Ekonomik ve Sosyal Konsey, İnsan Hakları Komisyonu, Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması İçin Alt-Komisyon, Geçici Gündem Madde 4, E/CN.4/Sub.2/1985/6). 18 Haziran 1987’de Avrupa Parlamentosu resmen Ermeni soykırımını tanımıştır. Soykırımın 50. yılı olan 1965’ten bu yana ise bir dizi ülke ve örgüt 1915 soykırımını resmen tanımıştır. Bunlar arasında, diğerlerinin yanı sıra, Uruguay (1965), Kıbrıs (1982), Rusya (1995), Yunanistan (1996), Lübnan (1997), Belçika (1998), Fransa (1998), İtalya (2000), Vatikan (2000), İsviçre (2003), Arjantin (2003), Kanada (2004), Slovakya (2004), Hollanda (2004), Polonya (2005), Almanya (2005), Litvanya (2005) ve Şili (2007) bulunmaktadır.

4 1915 Soykırımına İlişkin Araştırmalar ve İsveç’in [soykırımdan] haberdar olması

1915 soykırımı, modern çağda Holokost’tan sonra en çok araştırılmış soykırımdır. Bugün soykırım akademisyenlerinin çok büyük çoğunluğu arasında Osmanlı İmparatorluğu’nda Birinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleştirilen katliamların bir soykırım olduğu konunda geniş ve disiplinlerarası bir görüş birliği bulunmaktadır. Akademi dünyasında Holokost “soykırım paradigması” olarak, 1915 soykırımı da “soykırım prototipi” olarak tanımlanmaktadır. Bu alanda dünya çapında bağımsız ve disiplinler arası bir kurum olan Uluslararası Soykırım Araştırmacıları Derneği (IAGS), birçok kez konuyla ilgili kararı onaylamıştır. Bunlar 13 Haziran 1997, 13 Haziran 2005, 5 Ekim 2007, 23 Nisan 2008 tarihli kararlardır. 13 Haziran 2007 tarihli karar şu şekildedir:

Soykırımın inkârının, soykırım faillerini cezasızlıkla koruması ve açıkça gelecekteki soykırımlara da zemin hazırlaması nedeniyle, soykırımın nihai aşaması olarak tanındığı;

Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında azınlık nüfuslarına karşı Osmanlı tarafından yapılan soykırımın genellikle yalnızca Ermenilere yapılan bir soykırım olarak görülmesi ve yapılanın, niteliksel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer Hıristiyan azınlıklara yapılmış bir soykırım olduğu gerçeğinin yeterli düzeyde tanınmadığı DİKKATE ALINARAK;

Uluslararası Soykırım Araştırmacıları Derneği’nin İmparatorluğun Hıristiyan azınlıklarına karşı Osmanlı’nın 1914-1923 arasında gerçekleştirdiği harekâtın Ermenilere, Asuri/Süryani ve Pontus ve Anadolu Rumlarına karşı bir soykırım oluşturduğuna inandığına;

Ayrıca Topluluğu, Türkiye hükümetine bu halklarla karşı yapılan soykırımı tanımaya, resmen özür dilediğini ilan etmeye ve telafi doğrultusunda acilen anlamlı adımlar atmaya çağırdığına İLİŞKİN KARAR ALINMIŞTIR.

8 Haziran’da dünyanın önde gelen 60 soykırım uzmanı Parlamento üyelerine bir çağrıda bulunarak, 1915 soykırımına ilişkin akademisyenlerin görüş birliği içinde olmadığı iddiasını reddetmişlerdir. Araştırmalar devam etmeli, Türkiye ve dünya açık, bağımsız ve müdahalesiz bir atmosferde tartışma olanaklarını güvence altına almalı, diğer önlemlerin yanı sıra, Türkiye arşivlerine tam erişim sağlamalı, bilim insanlarının, yazarların, gazetecilerin ve yayıncıların soykırımın gerçekliği konusunda görüş belirtmeleri halinde yargılanma riskiyle karşı karşıya kalmayacakları bir ortamda benzer tartışmalara izin vermelidir.

Uppsala Üniversitesi’nde yapılan yeni araştırmalar 1915 soykırımının İsveç’in bilgisi dahilinde yapıldığını ortaya koymuştur. İsveç Dışişleri Bakanlığı ve Genel Kurmay, İsveç Büyükelçisi Per Gustaf August Cosswa Anckarsvärd ve İsveç Askeri Ataşesi Einar af Wirsén’in (her ikisi de Konstantinopolis’te bulunmaktaydı) Stockholm’e gönderdiği raporlar aracılığıyla sürmekte olan imha faaliyetleri konusunda eksiksiz bilgilendirilmişti.

Bu raporlarda, diğer birçok bilginin yanı sıra, aşağıdaki gözlemler de yer alıyordu:

* Anckarsvärd, 6 Temmuz 1915: "Sayın Bakan, Ermenilere yapılan zulüm tüyler ürpertici boyutlara ulaşmış ve bütün işaretler, çeşitli nedenlerle korkacak hiçbir etkili dış baskı bulunmadığından, Jön Türklerin Ermeni sorununa kesin olarak son verme fırsatını değerlendirmeyi amaçladıklarını göstermektedir. Bunu yapmanın yolu çok basittir ve bu yol Ermeni ulusunu imha etmektir."

* Anckarsvärd, 22 Temmuz 1915: "Yalnızca Ermeniler değil, Türk uyruklu Rumlar da ağır bir zulme uğramaktadır. … [Yunan maslahatgüzarı] Bay Tsamados’a göre [tehcir] Türkiye’deki Rum milletine karşı yapılan imha savaşından başka bir şey değil...."

* Anckarsvärd, 2 Eylül 1915: "Ermeni vilayeti olarak bilinen altı vilayet, en azından Katolik Ermenilerden tamamen temizlemiş görünüyor....Türklerin savaşı, Ermeni milletini ortadan kaldırmak için bir fırsat olarak gördükleri açıktır. Böylece savaştan sonra artık Ermeni sorunu diye bir şey kalmamış olacak."

* Wirsén, 13 Mayıs 1916: "Irak’ta sağlık durumu korkunç. Tifüs sayısız can alıyor. Ermenilerin sürgünü hastalığın yayılmasına büyük katkıda bulundu. Sürülen [Ermenilerin] yüzbinlercesi yollarda açlık ve yokluktan öldü."

* Anckarsvärd, 5 Ocak 1917: "Türkiye, Mihver Devletler’in gıda temini sorununu organize etmelerine izin verilmesi vs. önerilerine uysaydı durum farklı olurdu. … Ancak bundan da kötüsü, Alman subaylar fiilen orduyu ve donanmayı yönetirken, Alman danışmanlar da sivil yönetim üzerinde denetim kurma konusunda zamanında yetkilendirilmiş olsaydı belki de Ermenilerin tehcirine engel olunabilirdi."

* Elçi Ahlgren, 20 Ağustos 1917: "Ödenen bedeller yükselmeye devam ediyor....Bunun birkaç nedeni var:...ve son olarak, kısmen seferberlik nedeniyle ama kısmen de Ermeni ırkının imhası sonucunda işgücünün büyük bir düşüş göstermesi."

Barış ve Savaş Anıları (1942) başlıklı anılarında Wirsén kitabının bütün bir bölümünü soykırıma ayırmış. "Bir Ulusun Katli" bölümünde Wirsén şunları yazıyor:

"Resmi olarak bu [tehcir] Ermeni nüfusu Kuzey Mezopotamya ve Suriye çöllerine göndermeyi amaçlıyordu; ancak gerçekte esas hedef Ermenileri imha etmek ve Küçük Asya’daki saf Türk unsurunun egemen konuma gelmesini sağlamaktı....Küçük Asya’da Ermeni ulusunun ortadan kaldırılması insanca olan bütün duyguları incitmelidir. Ermeni sorununa son verme şekli tüyler ürperticidir.

Bunlara ek olarak Alma Johansson, Maria Anholm, Lars Erik Högberg, E. John Larson, Olga Moberg, Per Pehrsson gibi misyoner ve sahada çalışanların çok sayıda görgü tanıklıkları yayımlanmıştır. Hjalmar Brantling, Lemkin’den çok önce soykırım ("folkmord") terimini kullanmış, 26 Mart 1917’de Ermenilere yapılan mezalimi “Avrupa’da o zamana kadar gördüklerimizden çok daha kötü, örgütlü ve sistematik bir soykırım” olarak tanımlamıştır.

1915 soykırımının tanınması bugün hâlâ Türkiye’de yaşayan soykırımdan etkilenmiş etnik grupların ve azınlıkların [yaralarının] iyileştirilmesi için değil, aynı zamanda Türkiye’nin gelişmesi için de önemlidir. Tarihine ait gerçek inkâr edildiği müddetçe Türkiye daha iyi bir demokrasiye sahip olamaz.

Ermeni gazeteci Hrant Dink, soykırım konusunda görüşlerini açıkça ifade ettiği için öldürülmüştür. Başkaları da aynı ünlü 301. maddeden yargılanmıştır. Türk hükümetinin bu yakınlarda yasada yaptığı değişiklikler sadece görünüşü kurtarmak içindir ve hiçbir değişiklik getirmeyecektir. Tarihin tarihçilere bırakılmasından bahsedilmektedir ve biz bunu tümüyle desteklemekteyiz. Ancak tarihsel gerçekler ve tarih araştırmalarına uygun şekilde hareket etmek siyasilerin sorumluluğundadır.

Ayrıca, İsveç’in hakikati ve tarihsel bir gerçeği tanıması, Türkiye’deki reform çalışmalarının ya da Türkiye’nin AB ile görüşmelerinin önünde bir engel anlamını taşımamalıdır. Yukarıda belirtilenler temelinde bizler İsveç’in Ermeniler, Asuri/Süryani/Keldaniler ve Pontus Rumlarına karşı yapılan 1915 soykırımı tanıması gerektiğine inanmaktayız. Parlamento bu konudaki görüşünü, dikkate alınmak üzere Hükümet’e sunmalıdır.

Bunun yanı sıra Ermeniler, Asuri/Süryani/Keldaniler ve Pontus Rumlarının 1915 soykırımının uluslararası ölçekte tanınması için İsveç’in AB ve BM çerçevesi dahilinde uluslararası alanda çaba harcaması gerektiğine inanmaktayız. Parlamento bu konudaki görüşünü, dikkate alınmak üzere Hükümet’e sunmalıdır.

İsveç gibi ülkeler Türkiye’yi hakikatle ve mevcut kanıtlarla yüzleştirmediği sürece Türkiye daha açık bir topluma, daha demokratik bir sisteme sahip olma yolunda daha fazla ilerleyemeyecek ve AB üyeliği fırsatlarını tam anlamıyla hayata geçiremeyecektir. Bütün bunların ışığında İsveç Ermeniler, Asuri/Süryani/Keldaniler ve Pontus Rumlarının 1915 soykırımının Türkiye tarafından tanımasını talep etmelidir. Parlamento bu konudaki görüşünü, dikkate alınmak üzere Hükümet’e sunmalıdır.

Stockholm, 2 Ekim 2008

Alice Äström (Sol)

Annelie Enochson (Hiristiyan Demokrat)

Bodil Ceballos (Yeşiller)

Christopher Ödmann (Yeşiller)

Esabelle Dingizian (Yeşiller)

Fredrik Malm (Liberal)

Helena Leander (Yeşiller)

Kalle Larlsson (Sol)

Lars Ohly (Sol)

Lennart Sacrédeus (Hiristiyan Demokrat)

Mats Pertoft (Yeşiller)

Max Andersson (Yesiller)

Nikos Papadopoulos (Sosyal Demokrat)

Yilmaz Kerimo (Sosyal Demokrat)

[Kaynak: Belgenin resmi olmayan İngilizce çevirisi]