Halkların Daimi Mahkemesi Kararı


16 Nisan 1984

"...[Ermeniler], kendi kaderini belirleme hakkının koruması altında olan bir halkı oluşturmaktadır; bu da soykırım sözleşmesi hükümleri uyarınca yok edilmelerinin kesinlikle yasaklanmış olduğu anlamına gelir."


Halkların Daimi Mahkemesi
16 Nisan 1984

Mahkemenin Kararı

Giriş

Halkların haklarına karşı yapılan saldırıların en başında soykırım suçu gelir. Bir halkın özellikle etnik kimliği nedeniyle sistematik imhasına yönelik kasıtlı devlet politikası kadar ağır başka hiçbir suç yoktur. Halkların Daimi Mahkemesi’nin çalışmalarında soykırımın böyle merkezi bir yerde olması, Halkların Hakları Evrensel Bildirgesi’nde (Cezayir, 4 Temmuz 1976) ortaya konulan temel hukuki çerçeveye dayanmaktadır.

Cezayir Deklarasyonu’nun 1. maddesinde, “Her halk var olma hakkına sahiptir”, 2. maddesinde, “Her halk, ulusal ve kültürel kimliğine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir”, 3. maddesin de, “Her halk, sahip olduğu toprağı barışçı yollarla koruma ve oradan sürülmüşse toprağına geri dönme hakkına sahiptir,” denmektedir.

Ve son olarak 4. madde doğrudan soykırım konusunu ele alır: “Hiçkimse ulusal ya da kültürel kimliği nedeniyle katliama, işkenceye, zulme, tehcire, sürgüne ya da ait olduğu halkın bütüncül kimliğini tehdit edecek yaşam koşullarına maruz bırakılamaz.”

Yine de, yapıldığı öne sürülen soykırımın gerçekleşmesinden bu kadar uzun yıllar sonra Mahkeme’nin neden Ermeni halkının iddialarını incelemeye zaman ayırdığı sorusu sorulabilir. Ne de olsa katliamlar ve imhanın yol açtığı mağduriyet 1915’te, altmış dokuz yıl önce yaşanmıştır. Ancak Mahkeme’miz, eğer hiçbir zaman gerektiği şekilde adalet katına çıkarılmamışsa ve ilgili hükümet tarafından gerektiği şekilde tanınmamışsa, geçmişte yaşanan mağduriyetlerin de görev alanına girdiğine inanmaktadır.

Ele aldığımız konuda, Ermenilerin iddialarının incelenmesi ve bir değerlendirmeye tabi tutulması özel bir önem ve gereklilik arz etmektedir. 1915’ten bu yana Türk devletinin bütün hükümetleri soykırıma ilişkin suçlamalarla yüzleşmeyi reddetmiştir.

Yakın zamandaki forumlar ve akademik toplantılarda Türkiye hükümeti Ermeni soykırımı üzerinde çalışmaları ve soykırımın tanınmasını engellemek için sistematik çaba göstermiştir.

Dahası, bugünkü Türkiye hükümeti Ermeni halkının imhasından sorumlu olduğuna ilişkin son derece ciddi suçlamaları kale almamakta, tam tersine, mevcut Türkiye hükümetinin de yok etme politikalarına devam ettiği şeklinde yeni suçlamalar yöneltilmektedir.

Bu bakımdan Ermeni kültür anıtları ve dini yapılarının kasıtlı olarak tahrip edildiği, kutsallıklarına uymayan amaçlarla kullanıldığı ve ihmal edildiği yönündeki suçlamalar özel bir önem taşımaktadır. Mahkememiz, soykırım işlendiğine ilişkin yapılan suçlamanın bugüne ait, araştırılması gereken bir gerçeklik olduğu, suç sabit olduğunda da sorumlu devletin yöneticilerinin bunu açıkça ve gerektiği şekilde tanıması gerektiği görüşündedir. Soykırım suçunun kurbanları, bu kadar uzun zaman geçtikten sonra bile hukuken mağduriyetlerinin telafisi hakkına sahiptir ve bu telafi mutlaka bugünkü mevcut koşullara uygun olmalıdır.

Burada hayatta kalan Ermenilerin ve onların alt nesillerinin tutumu da söz konusudur. Her halk, kendisine karşı yapıldığı ortaya çıkan suçların ve haksızlıkların hukuk otoriteleri tarafından resmen tanınmasında ısrar etme ve bunu talep etme hakkına sahiptir. Haksızlık ne kadar ileri gitmişse ve ne kadar uzun süre üzeri örtülmüse tanınma isteği o kadar derinleşir. Mahkememiz, Türk diplomatları ve diğer kişilere yönelik terör eylemlerine başvurulmasında, anlaşıldığı kadarıyla, [suçun] tanınmaması karşısında duyulan tepkinin rol oynadığını üzüntüyle kayda geçirmiştir. Mahkememiz, Ermeni gerçekliğiyle yüzleşme doğrultusunda yapıcı bir süreci kolaylaştırmayı, bu yolla da sorunun çözmeyi ya da çözümüne aracılık etmeyi umut etmektedir.

Soykırım bir devletin işleyebileceği en büyük suçtur. Genellikle bu suçtan sorumlu olan devlete yapılanın hesabını vermemesi için koruma sağlayan, diğer devletler ve tümüyle devletlerden oluşan Birleşmiş Milletler dahil uluslararası kuruluşlar ağıdır. Ermenilere yapılanın çarpıcı yanlarından birisi de, Türkiye’nin bugüne kadar ayrıntılı bir soruşturma ve hukuki telafi yoluna gidilmesini engelleme çabasına, diğer devletler tarafından jeopolitik nedenlerle destek olunmasıdır.

Halkların Daimi Mahkemesi’nin kuruluşunun bir nedeni de adaletin araçları olarak devletlerin ahlaki ve siyasi yanlışlarıyla mücadele etmektir. Mahkememizin Ermenilere yapılan haksızlığı mercek altına almasının nedeni, örgütlü uluslararası toplumun uzun zamandır sessizliğini koruması ve özellikle Türk devletiyle çeşitli ekonomik, politik ve askeri bağlantıları olan (yakın zamanda Fransa hariç) önde gelen Batılı devletlerin suç ortaklığıdır.

Mahkememiz ayrıca, dünyamızda soykırımın ve soykırımcı uygulamaların hükmünü sürdürmeye devam etmesi karşısında duyduğu derin kaygı nedeniyle harekete geçmiştir. Mahkeme üyeleri olarak bizler soykırım iddialarıyla ilgili gerçeklerin açığa çıkarılmasının ve objektif bir şekilde belgelenmesinin tanıma sürecine katkıda bulunacağına inanmaktayız. Soykırım gerçeğinin açığa çıkarılması ve teşhir edilmesi, pozisyonlarını korumak için gerçeğin üzerini örtmek isteyenler için özellikle zordur. Kurbanların zulme uğradığı gerçeğini kabul ederek Mahkememiz, onların yaşadıkları acılara saygı duyulmasına katkıda bulunmakta ve devam etmekte olan mücadelelerine destek olmaktadır. Aslında soykırımı tanımanın kendisi soykırıma karşı mücadelenin en temel aracıdır. Tanımanın kendisi, bir halkın var oluşunun, uluslararası hukukun öngördüğü şekilde güvence altına alınması hakkının teyididir.

Olgular

I. Tarihsel Arka Plan


Ermeni halkının doğu Anadolu ve Kafkaslar’daki varlığının İ.Ö. 6. yüzyıla kadar uzandığı kanıtlanmıştır. İki bin yıl boyunca Ermeni halkı bağımsızlık dönemleri yaşadığı gibi, başka güçlerin egemenliği altında da varlığını sürdürmüştür. Bir dizi krallık hanedanlarının ardından son Ermeni krallığı on dördüncü yüzyılda sona ermiştir. Dördüncü yüzyılın başında Hıristiyanlığı devlet dini olarak benimsemiş olmaları, aynı zamanda kendi alfabelerine sahip olmaları nedeniyle, bu kadar erken bir tarihte kendi ulusal kimliklerini kazanan Ermeniler inançları nedeniyle çeşitli işgalci güçlerin ve feodal beylerin zulmüne uğramışlardır. Her ne kadar stratejik bir kavşak noktası olan coğrafi konumları onları tehlikelere açık hale getirse de Ermeniler Birinci Dünya Savaşı’na kadar, Türklerin de Ermenistan adını verdikleri kendi tarihsel topraklarını, dillerini, kültürlerini ve dinlerini, kısaca kimliklerini yaratmış ve koruyabilmişlerdir.

Son Ermeni krallığının dağılmasının ardından Ermenistan’ın büyük bir bölümü Türk egemenliğine, doğu bölgeleri önce İran’ın, ardından on dokuzuncu yüzyılda bu toprakları kendine bağlayan Rusya’nın egemenliği altına girmiştir.

Diğer dinsel azınlıklar gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda dini ve kültürel özerkliğe sahip olan Ermeni toplumu (Osmanlı sisteminde ‘millet’) her ne kadar ikinci sınıf yurttaş (‘reaya’) konumunda olsalar da imparatorluk tarihinin klasik döneminde oldukça rahat yaşamışlardı.

Ancak on dokuzuncu yüzyılda imparatorluğun gerileme döneminin başlamasıyla koşullar sürekli kötüleşti ve bir baskı ortamı yaratıldı. Nüfus artışı ve Rusya ile Balkanlar’dan birbiri ardına dalgalar halinde gelen muhacirlere ek olarak göçebe kavimlerin (Kürtler, Çerkezler, vb.) yerleşik düzene geçmeleri nüfus dengelerini bozarak toprak mülkiyeti üzerinden gerilimlere, tarım sektöründe kira yöntemiyle ürün ekiminde yaşanan sorunlarına yol açtı. Bunların sonucunda çoğunluğu köylü ve çiftçi olan Ermeni nüfusun geliri azalmaya başladı. İmparatorluğun fosilleşmiş yapısı, reform ve modernleşmeyi zorlaştırıyordu. Modern bir ordu, vergilerin para olarak toplanması gibi adımları içeren birkaç reform girişimi köylülüğü daha da yoksullaştırdı. Bu arada Balkanlarda ulusal eğilimlerin yükselmesiyle birlikte o zamana kadar Osmanlı yönetimi altındaki halklarda bağımsızlık mücadeleleri başgösterdi. İmparatorluk, dış borçların baskısı da eklendiğinde, giderek zayıflıyordu.

1878 Rus-Türk savaşının ardından Ermeni sorunu Doğu Soru’nun bir parçası haline geldi. Ayastefanos anlaşmasının (1878) 16. maddesi Rusya’nın garantörlüğü altında bulunan Ermeni bölgelerinde reformlar yapılmasını öngörüyordu. Ancak ittifaklardaki değişiklikler sonucunda 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması, Türkiye’nin yükümlülüklerinin bir kısmını kaldırdı ve reformların gözetimini Büyük Britanya’ya verdi. Ne var ki reformlar hiçbir zaman gerçekleşmedi.

Ermeni toplumunda devrimci hareket gelişmeye başlamıştı (Daşnak ve Hınçak partileri). 1894’te Sasun ayaklanmasının ardından doğu vilayetlerinde ve Abdülhamit’in emriyle İstanbul’da yaklaşık 300,000 Ermeni katledildi. Büyük devletlerin protestoları üzerine yeni reform vaadleri geldi ve onlar da hiçbir zaman uygulamaya konulmadı; gerilla (‘fedailer’) mücadelesi devam etti. Yirminci yüzyılın başından itibaren Ermeni devrimciler, imparatorluğun federal bir yapıya kavuşturulmasına yönelik Jön Türk’lerle işbirliği yapmaya başladılar. 1908 anayasa devriminin yarattığı umutları ise yerini, iktidarda olmanın gücü ve dış gelişmelerin yanı sıra hareketin radikal kanadının da etkisiyle Jön Türk ideolojisina, yani Pan-Türkizm ve Turancılık’ta ifadesini bulan, dışlayıcı bir milliyetçiliğe bıraktı.

Ermenilerin Doğu vilayetlerindeki durumunda ise devrimin ardından da, Abdülhamit’in Adana katliamlarının gerçekleştiği 1909’da tahta vedasından sonra da hiçbir değişiklik olmadı ve İtilaf Devletleri tekrar reform için baskı yapmaya başladı. Bu talepler en sonunda Şubat 1914’te karşılığını buldu ve reformların uygulanmasını denetlemek üzere Doğu vilayetlerine iki müfettiş atandı. Bu ise Osmanlı hükümeti tarafından kabul edilemez bir müdahale olarak görüldü.

Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Osmanlı imparatorluğu ilk başta hangi cepheye katılacağı konusunda tereddüt yaşadı. 1914 Kasım’ının başlarında Almanya’nın baskısı ile İttifak Devletleri’nin yanında yer aldı. Bu, Transkafkasya ve Orta Asya halklarına yönelik Turancı emperyal emellerini gerçekleştirmesi açısından Türkiye’nin hayati önem atfettiği topraklarda yaşayan Ermenileri zor durumda bıraktı. Dahası, Ermeni halkının Osmanlı İmparatorluğu (2.000.000 Ermeni) ve Rusya (1.700.000) arasında bölünmüş olması da, karşıt kamplarda yer alan iki ülkede yaşamaları anlamına geliyordu. Ermeni Devrimci Federasyonu’nun Ağustos 1914’te Erzurum’da toplanan Sekizinci Kongresi’nde Daşnak partisi, Jön Türklerin Rusya Ermenileri arasında Osmanlı’dan yana faaliyetlere girişmeleri talebini geri çevirdi.

Savaşın başından itibaren Türkiye Ermenileri genel anlamda sadık uyruklar olarak yaşadılar ve Türk ordusuna asker yazıldılar. Rusya Ermenileri ise Rus ordusuna katıldılar ve savaşmak üzere Avrupa cephesine gönderildiler. Savaşın ilk aylarında Rusya Ermeniler Çarlık ordusunda keşif kolları oluşturmak üzere gönüllü birliklere katıldılar. Bu, aslında Türklerin Erzurum’da birkaç ay önce Osmanlı Ermenilerine önerdikleri plana Rusya’nın verdiği cevaptı. Erzurum’da taleplerinin geri çevrilmesi ve bu gönüllü birliklerin kurulması, Jön Türklerin Ermenilerin ihanet içinde olduğu iddiasına gerekçe oluşturdu. Türk ordusunun başına getirilen Enver, Transkafkasya’ya büyük bir harekât başlattı, ancak yalnızca Rus Ordusu nedeniyle değil, hava koşulları nedeniyle de yenilgiye uğradı. 90 bin kişilik Üçüncü Ordu’dan ancak 15 bin kişi sağ kaldı. Ardından gelen yenilgi psikolojisi içinde Ermeni karşıtı uygulamalar başladı.

II. Soykırım

Ocak 1915’ten itibaren Ermeni asker ve jandarmalar silahsızlandırılarak, onlardan yol yapımında ya da hamal olarak kullanılmak üzere 500-1000 kişilik amele taburları oluşturuldu. Amele taburlarındakiler daha sonra uzak bölgelere götürelerek katledildi. Nisan ayında ise, çeşitli aşamaları sistematik bir şekilde yürütülen bir plan uygulamaya konuldu. İşaret, Nisan başında, hiçbir stratejik önemi bulunmayan Zeytun’un tehciri ile verildi. Ancak bundan sonradır ki tehcir sınır vilayetlerine kadar genişletildi.

Tehcirin genel bir uygulama haline dönüştürülmesinde Van Ermenilerinin direnişi bahane olarak kullanıldı. Van valisi Cevdet şehir çevresindeki köyleri yerle bir etmeye başlayınca Van Ermenileri öz savunmaya geçmek üzere örgütlendiler. Yardımlarına Kafkaslar’dan gelen Ermeni gönüllülerin öncülüğündeki Rus saldırısı yetişti. 18 Mayıs’ta şehri ele geçiren Ruslar batıya doğru ilerlemeye başladılar, ancak Haziran sonlarında bir Türk karşı saldırısı ile durduruldular. Böylece Van vilayetinin Ermenileri geri çekilme ve imhadan kurtulmayı başardılar.

Van direnişi haberleri İstanbul’a ulaştığında İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) bu fırsatı kaçırmadı. Şehirdeki, yazarlar, şairler, avukatlar, doktorlar, rahipler ve siyasetçilerden oluşan 650 kadar kişi 24 ve 25 Nisan 1915’te tutuklanarak önce hapse konuldu, ardından sürgüne çıkarıldı ve takip eden aylarda katledildi. Bu, dönemin Ermeni entelijansiyasının pratikte tümüyle ve kasıtlı olarak yok edilmesi anlamına geliyordu.

24 Nisan’dan itibaren, hükümet Ermenilerin Doğu vilayetlerinden belirli bir program dahilinde tehciri için talimatlar göndermeye başladı. Van, Rus ordusu işgali altında olduğu için uygulama altı vilayette, yani Trabzon, Erzurum, Bitlis, Diyarbekir, Harput ve Sivas’da uygulamaya konuldu. İmha planının uygulanması görevi, Teşkilat-ı Mahsusa (TM) denilen, İTC’nin eğitip silahlandırdığı adi suçlular ve mahkûmlardan oluşan özel bir örgüte verildi. Bahattin Şakir’in yönetimindeki bu yarı-resmi örgüt tümüyle İTC merkez komitesine bağlıydı. İstanbul, valilere, kaymakamlara ve emirlere uymayan jandarma ya da devlet memurlarını uzaklaştırma yetkisi verilmiş yerel TM üyelerine talimatlar göndermekteydi. Uygulanan yöntemler ve sürgün kafilelerinin izleyeceği güzergâhların seçimi planın bir komuta merkezi tarafından yönetildiğini doğruluyordu. Sürgün emri tellallarla duyuruluyor ya da yerleşim birimlerinde duvarlara asılıyordu. Ailelere eşyalarını toplamaları için iki gün izin veriliyor, geride bıraktıkları mal ve mülklere el konularak bunlar süratle satılıyordu. İlk adım genellikle şehrin ya da kasabanın ileri gelenlerinin, Ermeni siyasi parti üyelerinin, rahiplerin ve gençlerin tutuklanarak zorla uydurma itirafnamelerin imzalatılması ve küçük gruplar halinde infaz edilmesiydi. Dolayısıyla sürgün kafileleri yalnızca yaşlılar, kadınlar ve çocuklardan oluşuyordu. Daha uzak köylerde ise aileler katlediliyor, evleri ya yakılıyor, ya da buralara başkaları yerleştiriliyordu. Karadeniz kıyılarında ve Diyarbekir’in yakınından geçen Dicle nehri boyunca insanlar teknelere dolduruluyor ve suda boğduruluyordu. 1915 Mayıs’ından Temmuz’una kadar Doğu vilayetleri Türk askerleri, jandarmalar, TM çeteleri tarafından yerle bir edildi ve yağmalandı. Bu talan, yağma, işkence ve cinayetler hoşgörülüyor, ya da teşvik ediliyor, Ermenileri koruma girişimleri Türk yetkililer tarafından ağır şekilde cezalandırılıyordu. Operasyonun gizli kalması mümkün değildi. Misyonerler ve konsoloslardan gelen bilgiler üzere İtilaf Devlerleri 24 Mayıs’tan itibaren Türk hükümetine baskı yaparak katliamların durdurulmasını istediler ve yöneticileri şahsen sorumlu tutacaklarını bildirdiler. Hükümet ise, tehciri resmi hale getirmek için, Ermenilerin ihanet ettiğini, sabotajlar yaptıklarını ve terörist faaliyetlerde bulunduğunu gerekçe göstererek bir kanunname yayınladı.

Tehcir, örtülü imha uygulamasından ibaretti. Güçlü olanlar zaten tehcirden önce katledilmişti. Kafilelerdeki insan sayısı açlık, susuzluk ve katliamlar sonucunda giderek azalıyordu. Kafilelerin geçtikleri yollarda, yol kenarlarında binlerce cesedin üst üste yığıldığı görülüyordu. Cesetler ağaçlara ve telgraf direklerine asılıyor, nehir yataklarında parçalanmış insan vücutları akıyor, ya da denizlerde sahillere vuruyordu. Yedi Doğu vilayetinde yaşayan 1.200.000 Ermeniden Rus işgalinden yararlanan yalnızca 300.000 Kafkaslara ulaşmayı başardı. Geri kalanlar ya bulundukları yerlerde, ya da tehcir yollarında can verdi, 200.000 kadar kadın ve çocuk kaçırıldı. Halep’te kafilelerin buluşma yerine ulaşabilen sayısı ise 50.000’den fazla değildi.

Temmuz 1915’te hükümet Anadolu ve Kilikya Ermenilerini de tehcir etmeye başladı. Savaş cephesinden çok uzakta yaşayan ve Türk ordusuna hiçbir şekilde tehdit oluşturmayan Ermeniler sürgüne çıkarıldı. Sürgünler, yol boyunca can verdikleri güney yönüne sevk edildiler. Halep’tekiler de güneydeki çöllere ve güneydoğudaki Mezopotamya topraklarına sürüldüler. Suriye’de Hama, Homs ve Şam yakınlarında toplama kampları oluşturuldu. Kamplarda, çoğu savaş sonrasında hayatta kalan ve 1919’da Kilikya’ya geri gönderilen 120.000 sürgün bulunuyordu. Fırat kıyılarındakiler ise, daha da uzağa Deyrizor’a sürüldü ve yaklaşık 200.000’i buraya sağ ulaşabildi. Mart ve Ağustos 1916 arasında İstanbul’dan, kamplarda kalan son soykırım kurtulanlarının da tren yolu boyunca ve Fırat kıyılarında imha edilmesi talimatı geldi.

Yine de Türkiye’de bir miktar Ermeni kalmıştı. Vilayetlerde birkaç Ermeni aile, Protestanlar ve çoğunlukla Katolikler, Amerikan misyonları ve Papalık Temsilcisi tarafından ölümden kurtarılmışlardı. Bazı durumlarda da Ermeniler emirlere karşı kararlılıkla direnen Türk memurlar tarafından kurtarılmış, ya da Kürt ya da Türk dostları tarafından saklanmışlardı. İstanbul ve İzmir Ermenileri de sürgüne gönderilmediler. Bir de, Urfa, Şebinkarahisar ve Musa Dağ gibi birkaç direniş başarılı olmuştu. Sonuçta, Rusya’ya sığınanlar dahil 1916’da soykırım sonrasına hayatta kalanların sayısı, A. Toynbee’ye göre 1914’teki 1.800.000 nüfusla karşılaştırıldığında, sadece 600,000 kadardı.

Doğu Anadolu’da tüm Ermeni nüfus yok olmuştu. Hayatta kalan çok az kişi Suriye ve Lübnan’a sığındı, diğerleri ise Rusya Ermenistanı’na ulaşabildiler. Nisan 1918’de Bolşevik Rusya’nın Batum, Kars ve Ardahan’ı Türkiye’ye bırakmasını öngören Brest-Litovsk anlaşmasının ilgili maddelerini bertaraf etmek amacıyla Transkafkasya bağımsızlığını ilan edince, Mayıs 1918’de Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan olmak üzere üç cumhuriyete bölünecek olan kısa ömürlü bir federasyon kuruldu.

Yenilgiye uğrayan Türkiye, Kasım 1918’de Ermeni devletini tanıdı, hatta ertesi yıl Kars ve Ardahan vilayetlerinden çekileceğini duyurdu.

İttifak hükümetlerinin hepsi, temsilcileri Lloyd George, Clemenceau, Wilson vd. aracılığıyla “şehit edilen Ermeni halkı” için adaletin yerini bulmasını sağlayacaklarına dair birçok kez resmi olarak söz vermişlerdi.

Nisan 1920’de toplanan San Remo Konferansı, ABD’nin bir devletini tanımasını, ABD’nin kararı her ne olursa olsun Başkan Wilson’un Ermeni devletinin sınırlarını belirlemesini ve Türkiye ile imzalanacak barış antlaşmasında Türk-Ermeni sınırlarının belirlenmesinde Wilson’un hakem tayin edilmesini önerdi.

Ancak 10 Ağustos 1920’de imzalanan veBaşkan Wilson tarafından çizilen sınırları tanıyan Sevr Antlaşması soruna çözüm getirmedi. İstanbul hükümeti tarafından imzalanan, Anadolu’nun geniş bölgelerini İtalyanlar, İngilizler ve Fransızlar arasında paylaştıran, Ege Denizi’nde Rumlara haklar tanıyan anlaşmayı Mustafa Kemal geçersiz ilan etti. Sosyalist Ermeni Devrimci Federasyonu (Daşnak) yönetimindeki Ermenistan Cumhuriyeti, Kemalist yönetim ile Bolşevik Rusya kıskacında kaldı. Başkan Wilson’ın 20 Kasım 1920’de yeni devletin sınırlarını resmi olarak ilan ettikten sadece birkaç gün sonra Ermenistan Cumhuriyet dağıldı. Dedeağaç Antlaşması’yla Türkiye Kars ve Ardahan vilayetlerini geri aldı ve Ermenistan’dan geri kalan 30.000 kilometrekarelik bir bölge 2 Aralık 1920’de Sovyet toprağı oldu.

24 Temmus 1923’de Büyük Güçler ile yeni Türkiye Cumhuriyeti arasında Ermenistan sözcüğünün de, Ermenilerin haklarının da hiç geçmediği Lozan Antlaşması imzalandı. Ermeni sorunu böylece kapatılmış oldu.

III. Kanıtlar

Mahkememizden, 1915-16 yıllarında yaşanan olaylarla ilgili soykırım suçlaması konusunda bir karara varması beklenmektedir.

Mahkememiz, yukarıda anlatılan olguların somut ve tutarlı kanıtlara dayalı olduğuna inanmaktadır. Kanıt olarak sunduğumuz olgular, Mahkeme’nin incelediği çeşitli raporlar ve kendisine sunulan sayısız belgenin değerlendirilmesi sonucunda ortaya konulmuştur.

Söz konusu kaynakların neredeyse tamamını içeren bir bibliyografya Profesör R.G. Hovannisian tarafından The Armenian Holocaust (Cambridge, Massachusetts, 1981) kitabında yer almaktadır.

Erişime kapalı olan Osmanlı arşivlerini bir yana bırakırsak, ana belgeler aşağıdaki şekilde sıralanabilir:


IV. Türklerin iddiaları

Mahkememiz, kendisine sunulan Türk iddialarını incelemiştir.

Türkiye, Ermeni soykırımını tanımamasını, ölü sayısının daha az olması, Ermeni devrimcilerin sorumlulukları, karşı suçlamalar, kasıt bulunmaması gibi gerekçelere dayandırmaktadır.
1971 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, ayrımcı uygulamalarla mücadele ve azınlıkların korunması konusundaki, bağımsız uzmanlardan oluşan alt-komitesinden “soykırım suçunun önlenmesi ve cezalandırılması konusunda bir çalışma” yürütmesini talep etti.

Özel raportörün alt-komisyona 1973 ve 75 yıllarında sunduğu iki ara raporda 30. paragrafta şöyle deniyordu: “Yaşadığımız bu dönemde, yirminci yüzyılın ilk soykırımı olarak görülen Ermenilere yönelik katliamlara ilişkin oldukça çok sayıda belgenin varlığına dikkat çekilmelidir.”

1979’da komisyona sunulan nihai raporda yukarıda alıntılanan 30. paragraf çıkarılmıştı.

Komisyonun başkanı, bu paragrafın çıkarılmasına gösterilen tepkinin, muhtemelen raporun yazarının beklemediği boyutlara ulaşmakta olduğunu belirtti. Bu nedenle de raportörü, rapora en son şeklini verirken bu tepkiyi ve söz konusu bölümün çıkarılmasının ardından komisyon delegelerinin dile getirdiği görüşleri de dikkate almaya davet etti.

Özel raportör görevini tamamlamak üzere komisyonla bir daha hiç iletişime geçmedi ve alt-komisyon, 1983/33 sayılı Ekonomik ve Sosyal Konsey Kararı uyarınca başka bir özel raportör tayin ederek, kendisinden soykırım suçunun önlenmesi ve cezalandırılması konusundaki çalışmanın tümünü gözden geçirmek ve güncelleme yapmakla görevlendirdi.

Mahkememiz yaptığı araştırmada yukarıda belirtilen 30. paragrafın rapora dahil edilmesine karşı çıkan Türk delegasyonunun aşağıdaki argümanları kullandığını tespit etmiştir:
İlk iki argüman konusunda, Mahkememiz konu ile ilgili kendisine sunulan belgeleri inceleyerek bir sonuca varmıştır ve böyle yaparak, İnsan Hakları Komisyonu’nun, alt komisyonun kendisine sunulan bütün malzemeyi dikkate alarak üstlendiği görevi yerine getirmesini sağlamak üzere çaba harcanması yönündeki isteğinin yerine gelmesine katkıda bulunduğuna inanmaktadır.

Üçüncü argümana ilişkin olarak da Mahkememiz, yukarıda belirtilen 30. paragrafın rapora dahil edilmesine karşı çıkılmasının, kaygıları yatıştırmak yerine, tepkileri daha da büyüttüğünü gözlemlediğini belirtmekle yetinecektir.

Hukuk Açısından

I. Ermeni halkının hakları hakkında:

Mahkememiz kendisine rapor edilen katliamlar ve diğer zulümlerin kurbanı olan Ermeni nüfus grubunun uluslar hukuku bağlamında bir “halk”ı oluşturduğunu belirtir.

Bugün bu halk Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1.S2 maddesine ve 4 Temmuz 1976 tarihinde Cezayir’d kabul edilen Halkların Hakları Evrensel Bildirgesi hükümlerine göre kendi kaderini tayin hakkına sahiptir. Bu temel hakka saygı gösterilmesini, bu hakkın etkili bir şekilde kullanılmasını sağlamak için gerekli bütün önlemleri almak, uluslararası camianın, en başta Birleşmiş Milletler Örgütü’nün yükümlülüğüdür.

Mahkeme, gerek uluslar hukukunun genel kuralından, gerekse Türk devletinin altında imzasının bulunduğu, tarihi yaklaşık yüz yıl öncesine kadar uzanan anlaşmaların Türk devletine yüklediği özel yükümlülüklerin altını çizmek istemektedir. Bu bağlamda Mahkeme, adı geçen devletin 1878’de imzaladığı Berlin Anlaşması’nın 61. maddesi uyarınca Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Ermeni halkının, uluslararası toplumun gözetiminde güvenli bir ortamda kendini geliştirme hakkını güvence altına alan bir rejim yaratma yükümlülüğünü üstlenmiş olduğuna özellikle dikkat çekmektedir. Mahkeme aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı sırasında kendi kaderini tayin hakkının tanınacağı konusunda Ermeni halkına söz verildiğini, ancak Batum Antlaşması hükümlerine göre hem İttifak devletlerinin, hem de onlarla ilişkide olan devletlerin ve Türkiye’nin açık bir şekilde ilke olarak varlığını tanımış olduğu Ermeni devletinin yok olmasına uluslararası toplumun haksız bir şekilde izin vermesi sonucunda, bu vaadin yerine getirilmediğini hatırlatır.

Bu devletin tanımlanan sınırlar dahilinde uluslararası toplumun bir üyesi olarak barışçı bir şekilde var olma hakkının hayata geçirilmemiş olması ve Ermeni nüfusun Osmanlı İmparatorluğu’nda barışçıl bir şekilde var olma hakkının kendisine verilmemiş olması, Ermeni halkının haklarının pratikte artık var olmadığı anlamına gelmediği gibi, uluslarlarası toplumun bu halka karşı sorumluluklarından kurtulduğu anlamına da gelmez.

Mahkememiz, bir halkın kaderinin hiçbir zaman bir ülkenin iç işleri, ne kadar iyi niyetle olursa olsun, egemen devletlerin değişken tercihlerine tabi olamayacağını kayda geçirir. Bu halkın temel hakları, özellikle bu hakların uluslararası toplumun bir üyesi tarafından inkâr edildiği koşullarda, uluslararası toplumu doğrudan ilgilendirir ve söz konusu haklara saygı gösterilmesini sağlamak onun görevidir.

Özellikle Mahkeme’nin ele aldığı bu davada, ulaştığımız bu sonucu doğrulayan başka bir gerçek de, ulusların kaderlerini tayin hakkı daha Birleşmiş Milletler Sözleşmesi tarafından açıkça güvence altına alınmadan önce, bu hakkın uluslararası toplumun temsilcilerinin gözetimi altında ilgili devletler tarafından tanınmış olmasıdır.

II. Soykırım suçlaması hakkında

a) Soykırım suçlaması konusunda geçerli genel normlar

Birleşmiş Milletler tarafından 9 Aralık 1948’de kabul edilen Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’ye göre soykırım, “ister barış zamanında, ister savaş zamanında”, “uluslararası hukuka göre suç”tur (Madde I).

Ulusal, etik, ırksal ya da dini bir grubun tamamını ya da bir kısmını yok etmek amacıyla aşağıdaki eylemlerden birinin gerçekleştirilmesi soykırımdır. Bu eylemler şöyle sıralanmaktadır:
a) Grubun üyelerini öldürmek;
b) Grup üyelerine ağır bedensel ya da zihinsel zarar vermek;
c) Grubu, tümünün ya da bir kısmının fiziksel olarak imhası sonucunu doğuracağı hesaplanarak yaşam koşullarını kasten değiştirmek;
d) Grup içinde doğumları engelleyecek tedbirleri kasıtlı olarak uygulamak;
e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek. (Madde II)
Madde III’e göre:

Aşağıdaki fiiller cezalandırılır:
a) Soykırım;
b) Soykırım yapmak üzere gizli örgütlenmeye gitmek;
c) Soykırım yapmaya doğrudan ve açıkça teşvik etmek;
d) Soykırım girişiminde bulunmak;
e) Soykırıma suç ortaklığı yapmak.
Son olarak Madde IV, yukarıda belirtilen fiillerde bulunan kişilerin, “anayasa gereği sorumlu yöneticiler, devlet memurları, ya da özel kişiler de olsa” cezalandırılacağını öngörmektedir.

Mahkeme, daha geniş tanımlar var olsun ya da olmasın, burada belirtilen hükümleri, uluslar hukuku uyarınca soykırımın cezalandırılmaya tabi koşullarını tanımlayan hükümler olarak kabul etmektedir.

Soykırım sözleşmesi resmen 12 Ocak 1951’de yürürlüğe girmiş ve Türkiye sözleşmeyi 31 Temmuz 1950’de onaylamıştır. Ancak bundan, soykırım eylemlerinin sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce, ya da Sözleşme’yi o zaman imzalamamış olan bir devletin topraklarında gerçekleştirilmiş olması durumunda hukuken suçlanamaz olduğu anlamı çıkmaz. Sözleşmenin, imzacı devletlere başka bir belgede tanımlanmamış bir suçu önlemek ve cezalandırmakla yükümlü kıldığı ileri sürülebilir; ancak soykırımın kendisini suç ilan etmesi nedeniyle Sözleşme bir “ilanen hüküm” olarak kabul edilmelidir.

Belgenin ilanen hüküm niteliğinde olması, Sözleşme’nin içeriğini ifade ediş biçiminden kaynaklanmaktadır. Giriş bölümünde tarafların, “tarih boyunca soykırım insanlığa çok ağır zararlar ver[diğini]” kabul ettikleri ve Madde I’de belirtildiği gibi soykırımın uluslar hukuku çerçevesinde bir suç olduğunu “teyit” ettikleri belirtilmektedir. Bu teyit, doğal olarak, söz konusu suçun 9 Aralık 1948’den önce de işlendiğini ortaya koymaktadır. Dahası bu, ülkelerin kolektif vicdana sahip olduklarına ilişkin inkâr edilemez gerçekliği yansıtan uluslararası hukukta yer alan devletler doktrini tarafından da benimsenmiştir. Dolayısıyla soykırım teriminin yakın zamanda oluşturulmuş olmasının meselenin özüyle hiçbir ilgisi yoktur. Terimin bizi ilgilendiren yanı çok uzun zamandır lanetlenmiş olan eylemleri tanımlıyor olmasıdır.

Bu ilanen hüküm niteliği kabul edildiğinde Mahkeme’den, Sözleşme’nin tanımladığı soykırım yasağının tam olarak hangi tarihten itibaren başlayacağını belirlemesi talep edilemez. Mahkememiz açısından bu kuralın, kendisine kanıtları sunulan katliamların gerçekleştirildiği tarihte geçerli olduğu gerçeğini belirtmek yeterlidir. Esasen, yapılanlardan ve Ermeni sorunuyla ilgili beyan edilenlerden açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır ki, bunlar çeşitli nedenlerle ne kadar haklı ya da haksız bulunsalar, ya da zamanında haklı ya da haksız bulunmuş olsalar bile, “insanlık hukuku” Osmanlı hükümeti tarafından gerçekleştirilen sistematik yok etme politikasını suç olarak mahkûm etmektedir. Mahkeme bu bakımdan bu türden hukuk belgelerinin, her ne kadar bunların halihazırda resmileştirilmesi acil bir ihtiyaç olsa da, yalnızca buyurucu ahlaki ya da etik kurallara işaret etmekle kalmayıp, aynı zamanda devletlerin antlaşmalarda resmen belirtilmiş hukuk yükümlülükleri olmadığı bahanesiyle görmezden gelemeyecekleri pozitif hukuki yükümlülükleri ifade ederler; bunun doğruluğunu savaş hukuku alanındaki Martens maddesi teyit etmiştir.1 Dahası, Birinci Dünya Savaşı sırasında işlenen suçların mahkûm edilmesi gereği, devletlerin bu suçların, onları açıkça yasaklayan yazılı kurallar olmasa bile, hoşgörülemeyeceği kanaatinin de temelini oluşturur. Bu bağlamda Mahkememiz, bu yapılanların cezaya tabi olduğu, insanlığa karşı işlenen suçlara ve savaş suçları konusunda açıkça belirtildiğini, Sevr Antlaşması’nın 230. maddesinin Türkiye topraklarında yapılan katliamlardan Türkiye’nin sorumlu olduğunu açıkça belirttiğini de hatırlatır. Bu antlaşmanın hiçbir zaman onaylanmadığı ve öngördüğü ceza yükümlülüğünün de bu nedenle hiçbir zaman uygulanmadığı doğrudur; ancak antlaşmanın o dönemde devletlerin, bizim bugün soykırım adını verdiğimiz suçların hukuk dışı olduğunun bilincinde olduklarını ortaya koyan içeriğinin bize açıkça gösterdiği gerçeği ortadan kaldırmamaktadır.

Yukarıda belirtilen nedenlerle Mahkememiz soykırımı, Ermenilere yönelik ilk katliamın yapıldığı andan itibaren hukuken yasaklanmış bir eylem olarak kabul etmektedir; çünkü 1948 Sözleşmesi’nin yaptığı, sözkonusu hukuku resmi bir ifadeye kavuşturmaktan ibarettir ve verdiği tanımlama Mahkememize sunulan suçlamanın temelini oluşturan olaylar için geçerli olacak şekilde formüle edilmiştir.

b) Ermeni halkına soykırım yapıldığı suçlaması

Mahkeme’ye sunulan ve içeriği aşağıda belirtilen kanıtların incelenmesi sonucunda aşağıdaki gözlemlerde bulunulmuştur:

Ermenilerin soykırımı yasaklayan kuralın tanımı kapsamında bir ulusal grup oluşturduğuna hiçbir kuşku bulunmamaktadır. Varılan bu sonucun doğruluğunu, kendi kaderini tayin hakkı soykırım sözleşmesi tarafından koruma altına alınmış bir halk olmaları da kanıtlamaktadır.

Soykırımı oluşturan fiziksel eylemlerin gerçekliği de kuşku götürmeyecek kadar açıktır. Grubun üyelerinin öldürülmüş olması, fiziksel ve ruhsal bütünlüklerine ağır saldırıda bulunulmuş olması ve grubun kaçınılmaz ölümlerine yol açacak koşullara maruz bırakılmış olması, Mahkeme’ye sunulan eksiksiz ve somut kanıtlarla belirlenmiştir. Dava konusunu incelerken Mahkeme özellikle 1915-1917 arasında, 1894-1896 yıllarında yaşananların işaretini verdiği politikanın en uç noktalara ulaşan biçimlerde uygulamaya konulduğu katliamlar üzerinde durmuştur.

Mahkeme, soykırım suçunun en belirgin özelliğini oluşturan, yukarıda tanımlanan grubu yok etme kastını da tespit etmiştir. Raporlar ve belgeler Ermeni halkını sistematik bir şekilde imha etme politikasına işaret etmekte ve bu da 9 Aralık 1948 Sözleşmesi’nin II. maddesinde belirtilen kasıt şartını oluşturmaktadır.

Tartışma götürmez bir şekilde Türk ya da Osmanlı yetkililerinin kararı doğrultusunda meydana gelen olaylar, özellikle de 1915-1917 arasında gerçekleşen katliamlarla hayata geçirilmiştir. Öte yandan mahkeme, yaptıkları zulmün yanı sıra resmi yetkililerin kötü niyetli propaganda ve diğer araçlarla sivil halkı Ermenilere karşı soykırım yapmaya teşvik ettiğini belirlemiştir. Bunun yanısıra yetkililerin, katliamları ellerinde bunu yapmaya güçleri olduğu halde engellemedikleri, ya da İttihatçıların mahkemeleri dışında yargılamadıkları da tespit edilmiştir. Bu davranış suça teşvik ve cezaya tabi ihmal anlamına gelmekte ve bu, yetkililerin özellikle soykırım hukuku çerçevesinde, söz konusu suçu bilfiil işleyenler kadar ağır suçlamalarla yargılanması gerektiği anlamına gelir.

Kendisine sunulan kanıtlara dayanarak Mahkeme, Türk hükümetinin katliamları haklı göstermek için öne sürdüğü iddiaların (isyan, ihanet, vb.) temelsiz olduğuna kanaat getirmiştir. Mahkeme, her durumda, bu iddialar kanıtlansa bile, hiçbir şeyin yapılan katliamları mazur ya da haklı gösteremeyeceğini vurgulamaktadır.

Yukarıda sayılan nedenlerle Mahkeme, Türk yetkililere karşı getirilen soykırım suçlamasının olgularla doğrulandığı sonucuna varmıştır.

c) Soykırımın sonuçları

Mahkeme, tüm insanlığa karşı suç davalarında olduğu gibi soykırımın, tanımı gereği, genel uluslararası hukukuna göre hiçbir süreyle zaman aşımına tabi olmadığını hatırlatır; nitekim bunu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 26 Kasım 1968 tarihinde kabul ettiği Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı İşlenmiş Suçlara Zamanaşımının Uygulanamayacağına İlişkin Sözleşme de doğrulamaktadır.

Katliamdan sorumlu olanlar, anayasal sorumluluğu olan yöneticiler, devlet memurları, ya da özel bireyler olsun, adaletin yerine gelmesine ilişkin güvenceleri sağlama sorumluluğunu taşıyan devletlerin uygulamakla yükümlü olduğu cezalara çarptırılmalıdır.

Cezalar konusundan ayrı olarak soykırım, Türkiye’nin yerine getirmekle sorumlu olduğu uluslar hukukunun ihlal edilmesi demektir. Türkiye’nin, bu konumundan doğan ilk görevi, bu suçun üzerini örtmeden, [suçlanma karşısında] yakınmadan [tespit edilen] olguları kabul etmektir. Tek başına bu bile Ermeni ulusunun hesaplanamayacak kadar büyük manevi kayıplarının asgari düzeyde telafisi olacaktır.

Mahkeme, olayların vuku bulduğu tarihten itibaren Türkiye bakımından geçerliliği olan uluslararası uygulamaların, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından itibaren Türkiye’nin kimliğinin ve devamlılığının, ülke tarihindeki kitlesel olaylardan etkilenmediğini doğrulayacak yeterli hukuki dayanak sağladığına özellikle dikkat çekmek istemektedir. Ne toprak kayıpları, ne de politik sisteminin yeniden yapılandırılması, uluslar hukukuna tabi olma bakımından [Türkiye devletinin] kimliğinin sürekliliğinde bir kesintiye yol açmıştır. Dolayısıyla, Kemalist cumhuriyetin kurulmasından bu yana bir biri ardından göreve gelen Türk hükümetleri, uluslararası toplumda temsil ettikleri devletin üzerindeki sorumluluğu reddetme hakkına sahip değildir.

Mahkeme ayrıca Ermeni halkının, ya da onun haklarını koruma sorumluluğunu paylaşan devletlerin hiçbir beyanının ya da eyleminin, soykırım suçunu işleyenlere yönelttikleri suçlamalardan feragat ettikleri anlamına gelmeyeceğini de belirtir. Dolayısıyla kendisinden öncekiler gibi bugünkü Türk hükümeti de bu sorumluluğu kabul etmek zorundadır.

Bu özellikteki bir suç uluslararası toplum için o kadar vazgeçilmez yükümlülükleri ihlal etmektedir ki, yakın zamanda devletlerin sorumluluğuna ilişkin bir madde taslağının yazarları haklı olarak onu, devletlerin sorumluluklarına ilişkin [uluslararası] hukuk bağlamında, yani olağan ceza hukuku kapsamına girmeyecek şekilde, “devletin işlediği uluslararası suç” olarak tanımışlardır. Bu nedenle, esas olarak uluslararası toplumun Ermeni halkına olan özel yükümlülüğü olarak, bu toplumun herhangi bir üyesinin, Türk devletini yükümlülüklerine ilişkin hesap vermeye davet etme, söz konusu devlet suçu inkâr etmeye devam etmesi durumunda soykırımı resmen tanıma hakkı vardır; dahası, uluslar hukuku ve Cezayir Bildirgesi uyarınca, başka bir devletin iç işlerine karışma suçlamasına maruz kalmadan Ermeni halkına yardım ve destekte bulunma yetkisine sahiptir.

Son olarak özellikle Birleşmiş Milletler aracılığıyla, soykırımı tanımak ve Ermeni halkına bu konuda destek olmak uluslararası toplumun görevidir. Aslında uluslararası toplumun, üyesi olan herhangi bir devlet için de aynen geçerli olmak üzere, korumakla yükümlü olduğu halklarından birine karşı işlenen bir suça gerek izin vermesi, gerekse bugüne kadar adaletsiz bir şekilde bu suçun inkârını hoşgörüyle karşılaması hiçbir şekilde mazur görülemez.

Birinci Dünya savaşı sırasında gerçekleştirilen Ermeni soykırımı, soykırım ve soykırımla bağlantılı zalimliklerin yaygınlaştığı bir yüzyılda bu suçun ilk örneğini oluşturdu.

Bu tür vahşet örnekleri bazılarının “gelişmemiş” şeklinde tanımladığı toplumlarla sınırlı değildir. Tersine, kimi zaman genel olarak en gelişmiş ve bilimsel olarak en ileri kabul edilen devletler tarafından işlenmişlerdir. Yirminci yüzyılda ileri teknolojinin kullanıldığı ve gelişmiş bir örgütlenme üzerinden uygulanan en önemli örnek Nazilerin Avrupa Yahudilerine uyguladığı ve aklın alamayacağı acılara ve yaklaşık altı milyon insanın yok edilmesine yol açan soykırımdır.

Önceki oturumlarında Mahkememiz El Salvador halkına (11 Şubat 1981 tarihli karar), Doğru Timor’un Maubere halkına (21 Haziran 1981 tarihli karar) ve Guatemala’nın Kızılderili halkına (31 Ocak 1983 tarihli karar) yapılan soykırımları mahkûm etmiştir.

Mahkememiz, doğrudan kurbanlara yapılan telafi edilemez haksızlık dışında ve ötesinde, soykırımın en ağır ve en yıkıcı sonuçlarından birinin de, bir bütün olarak insanlığın uğradığı alçalma ve ahlaki bozulma olduğuna inanmaktadır.

Bütün bu nedenlerle,

Kendisine sunulan sorulara yanıt olarak Mahkeme aşağıdaki sonuçlara varmıştır:
Telif hakkı © The Zoryan Institute for Contemporary Armenian Research and Documentation, Cambridge, Massachusetts and Toronto, Ontario, 1985. İzin alınarak yayımlanmıştır.

(A Crime of Silence, The Armenian Genocide: Permanent Peoples' Tribunal. Pierre Vidal-Naquet, önsöz, Gerard Libaridian, yayına hazırlayan. Londra: Zed Books Ltd., 1985. Fransızca basımını yayına hazırlayan, Claire Mouradian ve Alice Aslanian-Samuelian ile birlikte Gerard Chaliand, Paris: Flammarion, 1984.)


1 1899 yılında Fyodor Martens Uluslararası İnsancıl Hukukun kapsamadığı durumlar için şu ilkeyi ortaya koymuştur: “ (…) siviller ve askerler, kurulu örf ve adetlerden, insanlık ilkelerinden ve halkın vicdanının emrettiklerinden kaynaklanan uluslararası hukuk ilkelerinin koruması ve yetkisi altındadırlar.” (bkz. Bilal Tanrıverdi, İnsancıl Hukuk. http://akademikperspektif.com/2014/06/19/insancil-hukuk/) (ç.n.)